Salı, Ekim 28, 2008

Bir Blog için Ağıt



Hazır ülkemde bürokratik at gözlüğü ve geri kafalılık tam rayına oturmuşken... Daha fazla ilhamın da gelmediğini düşünerek, veda ediyorum buralara. Fonda, Wolfgang Amadeus Mozart çalsın bu sefer. Requiem olsun çalan; "Lacrimosa" kelimesi yerleşsin belleklere..

Ah, bir de: "Böyle bir dünyaya yeni bir blog getirmek istemiyorum."


Edit: Açılsa kaç yazar efenim?

Salı, Haziran 10, 2008

Eski nöronları geri dönüştürme vakfı


Hayatınızda kaç defa dersiniz, kendi kendinize:

"Hayata yeniden başlıyorum. Sil baştan..." diye?

Kaç kez kendinizi kandırırsınız "Yeni ve daha mutlu bir hayat" yalanları ile? Özellikle de; "Değişeceğim" gibi büyük bir yalan ile?

Ben ise, bir kez daha kandırıyorum kendimi.

Yılmadan...

Yalancı zihnime inanana kadar.. Kandırıyorum.


Belki şuradan birkaç beyin hücremi almam bana biraz olsun yardımcı olabilir. Fazla nöronum var, kalabalık yapıyorlar..

Çarşamba, Nisan 09, 2008

Griffin ile görüşme

Giriş

Karanlık... Gözlerini açtığında, nereden geldiği belli olmayan kesif ilaç kokusundan hemen önce farkettiği tek şeydi karanlık. Bu karanlıkta hiçbirşey görememesine rağmen gözleri yanıyordu. İstemdışı bir hareketle gözünü kaşımak için sağ elini gözüne götürmeyi denedi, başaramadı. Tekrar kaldırmayı denedi... Elini hırsla kıpırdatmaya uğraşırken, bir yandna da aklına olabileceklerin en kötüsünü getirmemeye çalışıyordu. Birkaç denemeden sonra durumu kabullenip derin derin nefes almaya başladı. O an, duyduğu hafif bir kapı gıcırtısı ile loş bir ışık gözünü aldı. Artık gözü açık tutamayacağı kadar çok acıyordu. Merakının acı üzerinde galip gelmesi sonucu sol gözünü hafifçe araladı, ışığın geldiği yöne doğru kafasını hafifçe, çevirebildiği kadar çevirdi. Kapının eşiğinde beliren silüet, yatağın yanına kadar ilerleyip kenarına oturdu. Hastabakıcı veya hemşire olduğunu tahmin ettiği kişi, üzerinde neler olduğunu pek seçemediği küçük, metal tepsiyi hemen yatağın başucundaki şifonyere koydu. Gömlek cebinden çıkarıdığı ufak şişenin kapağını açtı, tepsinin üzerinde duran şırıngayı alarak şişeye enjekte etti. Hastabakıcı, boğuk ve ince, elektronik bir ses ile irkildi. Şırıngayı ve şişeyi dikkatlice tepsiye koyduktan sonra cebindeki telefonu çıkardı. Birkaç saniye ekrana baktıktan sonra, itici melodisine dayanamayarak telefonu açtı.

Tatlı ve duru sesi, hemşirenin hoş bir bayan olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Lâkin ses tonunun zaman zaman sinirli bir hal alması nedeniyle yapılan görüşmenin pek de sakin olmadığını anladı.. Bir süre anlam veremediği, ağızdan olduğu gibi çıkan söz öbeklerini dinledikten sonra, nihayet laf karmaşasının içerisinden bir cümleyi tam olarak çıkarabildi:

"Mükemmel mi olduğumu sanıyorsun?... Öteki insanlarda görüp imrendiğin ne özelliklerim var, biliyor musun?

Cümleyi duyduğu an hatırlamayı istemediği anılar birer birer aklına gelmeye başladı. Bu soruyu ona en son babası, o evi terketmeden önce sormuştu... Soruyu, bir çıkış yolu bulmak için tekrar tekrar düşündü:

"Öteki insanlarda görüp de imrendiğin özellik..."

O zaman verdiği yanıttan çok daha farklıydı elbet şimdi aklına gelenler. Burada hissiz bir şekilde yatarken, her zaman imerendiği insanlardan çok da farklı olmadığını anlamıştı. Şimdi tek istediği, özgürce davranabilmekti. Doyasıya hareket etmek, istediğini söyleyebilmek... Hayatının büyük kısmında yaptığı gibi çekinmek değil, rahatça hareket edebilmeyi istiyordu artık.


1

Düşüncelerden sıyrılarak yavaş yavaş gözlerini araladı. Hemşire gitmiş, kapyı da ardına kadar açık bırakmıştı. Kaşınmaya devam eden sol gözünü kırptı, daha fazla kaşınmaya başladığını farketti. Hemen elini gözüne götürerek iyice ovaladı.. Bir an duraksadı. Elini gözünden çekti, parmaklarını yavaş yavaş oynatmaya başladı. Ardından elini, sonra kolunu hareket ettridi. Heyecan ile yatağın içinde doğruldu. Yataktan inerek açık olan kapıya doğru yöneldi..

Kafasını kapıdan koridora doğru uzattığında beyaz, uzun ve boş bir koridor olduğunu faketti. Koridorun her iki tarafında da kapılar vardı. Önce koridorun sağ tarafına doğru ilerledi. Karşısına gelen ilk kapının kolunu kavradı, bir kez yutkunduktan sonra ardından ne çıkacağı hakkındaki korkusunu yenerek kapıyı açtı.

Hafif bir esinti eşliğinde savrulan başaklar, buğdaylarla kaplı, göz alabildiğine sarı bir tarla... Tarlanın ortasında bir satranç masası duruyordu. Masada oturan sıska, yaşlı adam eli ile masanın diğer tarafındaki boş sandalyeyi gösterdi. Şaşkınlığını üzerinden atarak, ahşaptan yapılmış rahat sandalyeye oturdu.

Yaşlı adam, tek kelime etmeden birkaç dakika eli çenesine dayalı şekilde düşündü. Ardından piyonlardan birini yerindne çıkartarak iki kare ilerletti..

Oynamak için değil, oynaması gerektiğini düşündüğü için o da piyonunu hareket ettirdi.

Yaşlı adam kafasını hiç kaldırmadan elini çenesinden uzaklaştırdı ve kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı.

"Söyle bakalım... Film izlemeyi sever misin?"

Sorunun soruluş tarzı ve aniliği karşısında biraz afallasa da, böyle bir durumda şaşırmanın pek bir anlamı olmayacağını kabullenerek soruya yanıt verdi:

"E.. Evet. Oldukça.. Hatta zaman zaman kendimi oldukça kaptırmış olduğum ve karakterle ile özdeşleştirdiğim zaman..."

Yaşlı adam, üzerinde halen hasta önlüğü olan ve tedirgin bir ses tonu ile kelimeleri birbirine bağlamaya çalışan gencin sözünü keserek:

"Peki, bu filmlerden bir karakter seçmeni istesem?"

"Bir seçim yapmak zor ancak.. Kendi umudunu yaratan Donnie Darko belki, veyahut zaman gelgitinde sıkışmış Marty McFly..."

"Bu kahramanların ortak özelliği nedir?"

"Umutsuz bir durumda, tek umudun kendileri olduklarını farketmeleri. Aynı şekilde Blade Runner'dan Rick Deckard ve koca bir evrenin son umudu olan Luke Skywalker da kendimle özdeşleştirdiğim karakterler."

Gencin konuşmalarını dinlediğini pek belli etmeyen yaşlı adam henüz oynadığı veziri işaret ederek: "Şah-Mat!"

Genç adam sohbetin etkisinde hızla kurtularak masanın üzerindeki taşların pozisyonuna baktı. Gerçekten de şah, yaşlı adamın veziri ve fili tarafından sıkıştırılmıştı..

"Ama.. Nasıl olur? Ben daha hamlemi yapmadım?"

Yaşlı adam, alaycı bir tavrla gencin solgun yüzüne baktı "Sen hamleni ağzından çıkan her söz ile yaptın". Ardından ekledi:

"Diğer kapının ardında seni bekleyen biri daha var..."

Ne olduğunu halen idrak edemeyen genç, tarlanın ortasında tek başına duran beyaz kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açacağı sırada, yaşlı adamın ona seslendiğini duydu;

"Önce kapıyı çal."

Genç adam, denileni yaparak kapıyı çaldı. Biraz bekledikten sonra kapının öbür tarafından gelen ve oldukça tanıdık sesi farketti. daha iyi duyabilmek için kulağını kapıya dayadı.. Bu ses, gencin en sevdiği şarkılardan biriydi. Kendini şarkının ritmine kaptırarak, gözleri kapalı sözlere eşlik etmeye başladı;

That's me in the corner
That's me in the spotlight, I'm
Losing my religion
Trying to keep up with you
And I don't know if I can do it
Oh no, I've said too much
I haven't said enough...


2

Şarkıyı duymak gittikçe zorlaşıyor, yere düşen yağmur sesleri ile birlikte müzik boğuklaşıyordu... Genç, şarkı duyulmaz hale gelene kadar sözlere eşlik etti. Bir süre gözleri kapalı kaldıktan sonra ıslandığını ve üşüdüğünü hissederek kollarını birbirine kavuşturdu. Gözlerini açtı, artık uçsuz bucaksız sarı tarlada değildi.. Dökülmüş yaprakların tüm zemini kapladığı, sık ve kasvetli bir ormandı burası.

Genç, yağmurdan korunacak bir yer ararken gözüne büyük ve yaşlı bir ağacın büyük kovuğu ilişti. Kovuğun önündeki yaprakları ayağı ile kenara ittikten sonra, emekleyerek içeriye girdi.. Hasta önlüğü ıslanmış, ayakları çamur içinde kalmıştı. Kovuğun diplerinden sakin bir ses:

"Üşüdün sanırım. Ben de üşüdüm... Böyle büyük ve güvenli bir ağaç kovuğu bulabildiğimiz için şanslı sayılırız."

Korkmuş ve üşümüş geçn adam, titreyerek kafasını sesin geldiği yöne doğru çevirdi:

"Kimsin sen?"

"Merak etme. Senin gibi kaybolmuş bir yolcu sadece.." Sözlerini bitirir bitirmez yüzünü karanlık gölgeden çıkararak gence doğru yaklaştı.

Bu, gencin hayallerinde bile göremeyeceği güzellikte bir periydi.. Belki de bir Pan. Saf güzelliği, büyük siyah gözleri, ufak boynuzları ve şirin gülümsemesiyle gencin gözlerinin içine bakıyordu.

"...Aslına bakarsan, benimle karşılaştığın için kendini şanslı hissetmelisin." diye sözüne devam etti Pan.

Korkusunu yenemeyen, bu kadar güzel biri karşısında afallayan genç sert bir üslup ile sordu:

"Ne demek istiyorsun?"

"Hayallerinde olmak istediğin bir karakter varsa, bana söylemen yeter. Bunu senin için gerçekleştirebilirim.."

Genç, hiç tereddüt etmeden aklından geçen ilk şeyi söyledi:

"Bu ormandan sağ salim çıkmamızı sağlayacak bir Kolcu olmayı isterdim. Tarafsız, ancak iyi niyetli..."

Pan'ın bu cevap karşısında halen gözlerinin içine baktığını gören genç, tam kendisiyle alay ettiğini düşündüğü için Pan'a çıkışacakken, artık giysisinin ıslak olmadığını farketti. Üzerinde ince, ıslanmış hasta önlüğü yerine yeşil kumaş ve deriden yapılmış bir tunik, sırtında da kahverengi bir cüppe vardı..

Pan, son derece masum bir ifade ile kovuğun dışarısına baktı:

"Yağmur dindi, fazla zamanımız kalmadı..."

Genç kolcu, soru sormak yerine hızla kovuktan emekleyerek çıktı. Pan'ı bırakmaması gerektiğini düşündü, tekrar kovuğa eğilerek elin, Pan'a doğru uzattı..

Pan, ürkekçe kendisine uzatılan eli tuttu, yavaşça kovuktan dışarı çıktı. İkisi de üstlerini temizledikten sonra genç adam çevresine bir süre bakındı. Biraz ilerideki patikadan başka takip edecek bir yolun olmadığını anlayınca oraya doğru koşmaya başladılar..

Patikayı takip ettikçe orman daha da kararıyor, ağaçlar gitgide cansızlaşıyordu.. Karanlığın ardında nelerin olduğunu düşünmek bile son derece rahatsız ediyordu genci. Gözlerini kapayıp, Pan'ın elini sıkıca tutarak tüm hızıyla koşmaya devam etti. Çevresinde ürkütücü uğultular duymaya başlayınca göz kapaklarını daha kuvvetli şekilde sıktı. Koştu, koştu... Ta ki ayağı takılıp kendini çamurun içinde buluncaya dek..


3

Kendine geldiğinde, başında dikilen uzun cüppeli, garip siyah maskeli adamlar ile karşılaştı. Bu adamlardar birisi elinde kalınca bir kitap taşımaktaydı. Kitap taşıyan adam, gencin kalkmasına yardım etti. Sonra genç kolcuya doğru yaklaşarak:

"Genç yolcu, bana bir günah söyle.. Öyle bir günah ki, evrendeki çoğu suçun ve karmaşanın kaynağı.."

Kolcu, hiç düşünmeden:

"Açgözlülük." diye yanıt verdi.

Kitap taşıyan cüppeli adam, diğerlerine nazaran daha uzun boylu olan maskelinin yanına giderek, boğazını cüppesinin içinden çıkardığı hançer ile tek hamlede kesti. Hançeri cüppesine sildikten sonra kınına geri soktu ve gence dönerek:

"Şimdi, yolculuğuna devam et."

Genç adam, yerde kanlar içerisinde yatan maskeli adama dehşet içerisinde bakmayı bırakarak koşmaya devam etti.

Koştu... Ormanın sonuna varmak için koştu. Ancak, ormanın genç adama anlatacağı daha pek çok hikayesi vardı.

Belki de hikayenin geri kalanını Kabraxis anlatır bizlere. Koşmaya sen devam et kabraxis..

Salı, Nisan 01, 2008

Varoluş

Kreşendo

Bize ihanet ettiler. Çok uzun mesafeler katettik, yıldızların söndüğü vakitteydik biz... Yıldızlar yeniden doğana kadar varabilirdik istediğimiz yere. Lâkin asla yola çıkmadık, yıldızların bize verdiği sözü tutmadık. Kardeşlerimiz varolabilmesi daha önemliydi bizim için, yıldızlar bile sona erdiremezdi soyumuzu. Ardından... Bize ihanet ettiler.

Kendi kardeşlerimiz.. Yıldızlara sürüklenen gururlarını yenemediler. Belki de hiç denemediler karşı koymayı.

Torunlarımızın çektiği ızdırap, göz pınarlarında asılı kalan kan kadar değerli olmadı hiçbir zaman. O kanın yere düşmemesi için ellerinden gelen kendi kardeşleri oldunca...

İhanet ettiler. Çocuklarımız, bize ihanet etti. Kardeşlerimiz; zaten yolu asla takip etmemişti...

1 Mayıs'ta...


Salı, Mayıs 01, 2007

Metal Dolunay

Giriş

Gece yarısı... Issız karanlık. Karanlığın içinde sadece kendi adımlarının sesini duyabiliyordu. Dikkatle onları dinledi... Lastik ayakkabı içindeki soğuk metalin yere baskı uygulamasıyla oluşan tınıyı dinledi dikkatle... Elini yüzüne götürdü, yanağına dokundu... Soğuktu... Derisinin altında alışamadığı bir soğukluk... Birdenbire yürümeyi kesti. Gözlerini kapatıp çevreyi dinledi, bir ses rahatsız etmişti onu, belki de başka birinin adım sesleri... Ama nasıl olabilirdi, bu saatlerde bu suskun sokakta ondan başkası olmazdı. Her gece kendini daha insansı hissetmek için bu sokağa atar, gecenin ayazında bile üşümediğini görmesi kendisini kötü hissetmesine neden olsa da, bu sokakta yürümenin bambaşka bir tadı vardı onun için... Kafası bu düşüncelerle meşgulken bile kendisine doğru yaklaşarak artmaya devam eden ayak seslerini dikkatle dinlemeye devam edebiliyordu... Tanrım, gerçek insanlar bunu yapamaz ki! Kendini bir et yığını gibi hissetmek istiyorsa, neden onlar gibi davranmıyordu? Onlar gibi düşünmüyor, onlar gibi hareket etmiyordu. Hiçbir hareketi, hiçbir davranışı gerçek değildi, kimi kandırıyordu ki? Aniden yakınındaki ayak sesleri hızlanmaya başladı, normal bir insan bu durumda bir tepki gösterir, kaçmaya veya savaşmaya başlamayı seçerdi... Ama hayır, sibernetik beyin sistemleri gerçekten farklı işliyordu, mutlak bir hesap yapmadan hangi durumun daha uygun olacağını seçemiyordu, öte yandan bu seçimin sonucunu genellikle kendi de öğrenemeden hareket sistemleri aktif hale geçiyordu... Bunları bildiği halde yerinden kıpırdamadı, bazı durumlarda insan gibi davranmak pek yararlı değildi, her ne de olsa kolunun titanyum karbon alaşımdan yapılması, bireyin kaçmaya olan ihtiyacını büyük ölçüde azaltıyordu. Adımlar hızla sıklaşmaya ve sesleri daha yakından gelmeye başladı. Seslerin geldiği yöne doğru, pardösüsünün altına gizlediği kolunu boyun hizasına gelecek şekilde kaldırdı. Kolunu kaldırması ile birlikte yere yaklaşık 80 kiloluk bir kütlenin ıslak asfalta çarptığını duydu. Kolunu yavaşça indirdi, duruşunu hiç bozmadan bir süre öylece bekledi... Bir yandan da boynuna yediği darbe ile yerde acıyla kıvranan adamın seslerini dinliyordu;
-Se... Sen... Nesin sen?...
“Nesin sen”... Bu soruyu uzun zamandır işitmemişti... Her gece dışarı çıkıp yaptıklarını gözden geçirmesinin, davranışlarının ve amacının anlamlarını hiçbir şeye yükleyememesinin nedeniydi bu soru... Neydi peki? Neden insan gibi gözüküyordu ama insan değildi? İşlemcilerinin gücünü hayli aşan bir soruydu bu, acaba gerçek bir insan beynine sahip olsaydı anlam verebilir miydi tüm bu olan bitene? Kafası karışmıştı... Hayır, insan olmayanların kafası karışamazdı... Bir an için bunların hepsi ona çok saçma gelmeye başladı.

Arkasını yerde kıvranan zavallı adama döndü, yürümeye başladı. Yalnız bir saniye öncesi ile şimdi arasına ufak bir fark vardı, o da artık kafasının içini meşgul eden soruların olamayışıydı... Hatta hiçbir şey yoktu zihninde, adeta biri bir saniye önce aklın tüm vanalarını açıp kaçmış gibiydi. Başını yere doğru çevirdi, adamın gözlerinin içine bir süre baktı... Sonra yere doğru çömeldi, ağır metal elini yumruk yaparak yukarı doğru kaldırdıktan sonra büyük bir hızla adamın kafasına indirdi. Ayağa kalktı, son kez adamın gözlerine baktı, bakışları artık merhamet dilemiyordu yerde yatan adamın. Arkasını döndü, yürümeye devam etti... Adımlarını sıklaştırırken yine sordu kendi kendine, yanıtını asla bulamayacağını bile bile: “Nesin sen?”

Salı, Mart 27, 2007

Deliliğin Gecesi


"Gece... Soğuk, aldatıcı... Dolunayı bulutların arasından çıkarıp doyasıya sevişmek isteyen, fahişe gece... Seni yenemedim, adını sayıklamaktan öteye gidemedim... Beni içine alabilecek kadar karanlıksan, neden bunu şimdi yapmıyorsun? Neden öleceğimi bildiğin halde aklımla oynuyorsun, neden?"

Genç adam, giderek artmaya başlayan hıçkırlarını aniden kesti. Kaç saattir yürüdüğünü bilmiyordu, güneş battıktan beri düşündüğü tek şey karanlık olmuştu. İşten çıktıktan sonra evine gitmek için otobüse binmek yerine yürümeyi tercih etmesi, zaten karışık olan zihni için pek de iyi gelmemişti. Artık gerçeklikten uzaklaştığını hissediyordu, şu an düşündüğü kavramların bile anlamsızlaştığını hissediyordu. Çevresine baktı, dar ve loş bir sokaktı burası, ilerideki çöp yığınını eşeleyen birkaç kediden başka ne bir canlı ne de onların sinir bozucu seslerinden başka bir ses vardı. Soğuktan kanı çekilmiş elini deri ceketinin cebinden çıkartıp, gözlerinden süzülen yaşları silmeye başladı. O kadar soğuktu ki elleri, uyuşmuş yanaklarından tuzlu yaşları silerken elinin yanağına değdiğini hissetmiyordu bile... Gözyaşlarını ne kadar silmeye çalışsa da, çenesinden süzülen birkaç damlanın kaldırımın donmuş taşlarına çarpmasına engel olamıyordu. Gözyaşlarını silmeyi bıraktı, ıslanan elini ceketinin eteğine sildikten sonra elini tekrar cebine soktu. Cebindeki soğuk metali kavradı ve yavaşça dışarı çıkardı. Artık göz yaşlarına hakim olmaya çalışmak gibi bir gayesi yoktu, gözlerini sıkıca kapatarak damlaların daha hızlı akmasına yardımcı oldu. Gözlerini açıp elinde duran silaha baktıktan sonra soğuk namlusunu şakağına dayayarak horozcuğu haififçe geriye doğru çekti. İşaret parmağını tetiğe doğru götürdü, çekti. O an yapamayacağını hissetti, bir süre dişlerini sıkarak içindeki korkuyu yenmeye çalıştı. Korkuyordu, hem de hiç korkmadığı kadar... Korkuyordu, ancak aklının diğer yarısı bunu inkar edermişçesine silahı tutan elinin parmağını tetikten çekmeye çalışıyordu.

"Peki, ne kazanacaksın?"

Genç adam, derinden gelen bu hoş sesi duyunca bir an duraksadı. Horozcuğu yavaşça yerine ittirerek: "Sen... sen kimsin?" diye sordu, arkasında olduğunu tahmin ettiği kibar sesli bayana. Kadın, hiç cevap vermeden adamın yanına yürüdü. Genç adamın silah tutan elini kavrayarak silahı aşağı indirdi.

"Bana bak..."

Genç adam, kadının bu davranışı karşısında hiç bir şey yapamayacak kadar afallamıştı. Başını yanındaki kadına doğru çevirdi. Gözlerinin içine baktı, ömründe görmediği kadar güzel, yeşil gözlerdi bunlar. Bir an için aklını tamamen yitirdiğini düşündü, bakışlarını tekrar elindeki silaha çevirdi.

"Bana bak dedim!"

Güzel kadın eliyle adamın çenesini tutarak sert bir hareketle başını kendine çevirdi: "Artık ölümü düşünme, ölüme ihtiyacın yok. Aklına getirme gecenin ne kadar engin olduğunu... Gecedir en büyük dostun, aldatan seni..."

Genç adam, beyninin içine zerkedilen bu sözler karşısında donakaldı. Öyle etkilenmişti ki bu konuşmadan, elinden silahının aldığını kadın onu yere fırlatmadan önce farkedememişti. Ne yaptığını sormak için ağzını açmaya çalıştı, fakat kadın işaret parmağını genç adamın dudaklarına götürerek ağzından kelimeler dökülmesini engelledi: "Konuşmanın ruhuna ne kadar büyük zarar verebileceğini anlayana kadar hiç konuşmamak senin için en büyük erdem olmalı delikanlı..."

Genç adam şok üstüne şok yaşadığı yetmiyormuş gibi, bir de kafasını bulandıran bu cümlelerin anlamını çözmeye uğraşıyordu. Gözlerinin içine bakarak sordu: "Ne demek tüm bu olanlar? Kimsin se..."

Bu sözleri duyan kadının yeşil gözleri bir anda nefretle doldu, rahatsız edici bir tıslama sesi çıkararak genç adamın suratına sağlam bir yumruk indirdi. Attığı yumruk o kadar sertti ki, bunun etkisiyle sendeleyen adamın kaşı açılmıştı. Şaşkın ve sinirli gözlerle kadına baktı önce, sonra kaşından süzülen kanı hissetti. İç cebinden mendilini çıkartarak kanı silmeye başladı. Kanı silerken, bir yandan da kadının bir sonraki hareketinin de bir delilikle sonuçlanmasını istemediği için sürekli bakışlarıyla onu süzüyordu. Güzel kadın, sakin bir tavırla genç adamın yanına çömelerek yarasına baktı: "Durumu çok iyi görünmüyor, ama seni iyileştirebilirim..."

Adam mendili yarasından çekerek garipsercesine kadının suratına baktı: "Nasıl..."

"Şşş... Bu sorudan bıktım artık, neyin neden olabileceğini kafana takmak yerine kendini yaranın acısına bırak, onu hisset..."

Güzel kadın dudaklarını adamın kaşındaki yaraya doğru götürdü. Genç adamın yapabileceği hiç bir şey yoktu, ne yaptığını anlayamamış olsa da, kadına güvenmekten başka çaresi de yoktu. Kadın önce adamın şakağından süzülen kanı yaladı, ardınan yarayı büyük bir iştahla emmeye başladı. Genç adam olyın hiç de mantıklı olmayan biçimde ilerlediğini farkettiyse de buna müdahele edemeyecek kadar garip hissediyordu kendini. Birden, daha önce hiç duymadığı kadar büyük bir acı ile çığlık atmaya başladı. Gözlerini istemsiz bir şekilde dolunaya doğru dikti; bulutların arasından ona fısıldayan dolunaya: "Korkma, artık her şey bitti..."

Pazartesi, Mart 26, 2007

Yeniden Başlıyoruz



Griffin, tekar uçmaya hazırlanıyor... Hepimize cesaret vermesi dileğiyle...