Güneş, ilk defa...
Gözümü kamaştıran
ışığa yabancıyım. Tenime çarpan sıcaklığa, saçlarımın
arasından geçen rüzgara da... Güneşim bu kadar yakabileceiğini, sıcak esen rüzgarın böyle bunaltıcı olabileceğini tahmin bile edemezdim. Yaşadığımız sığınağın
içerisinde güneş ışığını yalnızca senede birkaç kez,
bitkileri yetiştirmek için gereken ışığı sağlamak amacıyla
yapılmış kalın camların metal kapakları açıldığında kısmen
görebiliyorduk. Ne kadardırdır yeraltındayım, bilmiyorum.
İçerideki hiçkimse tam olarak bilmiyor. Doğduğumdan beri,
yaklaşık 26 yıldır oradaydım. Babam da oradaydı. Onun babası
da... Kimin ilk önce içeri girdiğini çok az kişi hatırlıyor. O
kadar uzun süre içeride kaldığınızda dışarıyı unutmaya
başlarsınız. En azından, bana anlatılan böyleydi. Gerçek
dünyanız, tüm hayatınız, aklınız, ruhunuz içerisi olur. Hatta
yaşlılar hakkında bahsetmese, siz neresinin gerçek dünya
olduğunu algılayamazsınız bile. Gördüğünüz tek ışık
kaynağı halojen lambalardır. Suyun nereden geldiğini bilmezsiniz,
yalnızca akan musluğun varlığından eminsinizdir. Eğer kendinizi
eski kitapları okumaktan soyutlarsanız, dışarıda bir dünya
olduğunu bile farkedemezsiniz.
Sığınaktan çıkan bir
çok insan gibi ben de kapının önünde bekleyen bir otobüse
bindirildim. İçinde bulunduğumuz konvoyda bir düzine araç var.
Konvoy, sığınağın bulunduğu vadiden ayrılktan sonra, ucu bucağı görünmeyen kurak bir bozkıra doğru döndü. Bozkırda ir süre ilerledikten sonra, asfalt bir yola çıktık. Konvoyun nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Yeni, koşulları daha iyi olan bir sığınağa mı yol almaktaydık? Belki de saklanmamızı gerektiren şartlar -eğer bize anlatıldığı gibiyse- sona ermişti ve yeni bir yerleşim bulabilmek için çıkmıştık yola. Otobüsün içindeki kişiler tanıdık,
benim sığınağımdan insanlar. Fakat araçtaki bazılarını
tanımıyordum, bana yabancı geldiler. Muhtemelen başka sığınaklar
da var ve bu insanlar da oradan gelmişler. Pencereden vuran güneş
ışığı adeta yakıyordu, hiçbirimiz bu denli şidddetli bir ışık
ve ısıya alışkın değildik. Başımı gömleklerimden biriyle
gözlerim açık kalacak şekilde sardım. Pencereden dışarı
baktığımda, uçsuz bucaksız kızıl kumlar dışında hiçbirşey
görünmüyordu. Sonsuzluğa doğru yol alan kumdan tepeler,
kanyonlar, kurak vadiler. “ufuk çizgisi” denilen şeyi ilk defa
görüyordum. En azından, bana anlatılanın bu olduğunu
varsayıyordum.
Yaklaşık bir saat sonra
otobüsümüz bir vadinin kenarına varınca yavaşladı. Işık ve
ısı yavaş yavaş kaybolmaya, gök ise renk değiştirmeye
başlamıştı. Hayatında ilk kez bu gibi olaylara rastlayan herkes
gibi ben de hayranlıkla otobüsün penceresine yapışmış
vaziyetteydim. Ardından otobüsün ön taraftaki kapısı açıldı,
içeriye iri yarı, yaşlı bir adam daldı.
“Herkes dışarı. Hava
kararıyor ve burada kamp yapacağız. Herkes tek sıra halinde
otobüsten insin.”
Yaşlı adamın sert
konuşma tonu, şaşkınlık nöbetini bozarak herkesi harekete
geçirdi. Ben de koltuğumun üstündeki bagaja koyduğum bavulumu
alarak otobüsten indim.
Dışarısı epey
rüzgarlıydı. Kimse böyle bir şeye alışık olmadığı için
birçok kişi şapkalarını ve üzerlerindeki eşyaları rüzgara
karşı büyük bir gayretle tutmaya çalışıyordu. Konvoydaki
diğer araçlar, bir daire oluşturacak şekilde etrafımıza
dizilmişlerdi. Konvoyun en önünde ilerleyen iri tekerli kamyonet
ise dairenin tam ortasında duruyordu. Kamyonetin üzerindeki iki
kişi, bagaj kapısını açarak birtakım malzemeleri indirmeye
başladılar. Birkaç kişi daha onların yardımına koştu. Ben ise
otobüslerden bir tanesinden bidonları tek başına indirmeye
çalışan bir adamın yanına doğru ilerledim.
“Yardıma ihtiyacınız
var herhalde. Durun, birlikte taşıyalım.”
Sert görünümlü, orta yaşlı adam,
elindeki bidonu yere bıraktı. Bana alaycı bir bakış attıktan
sonra şapkasını çıkararak terden sırılsıklam olmuş alnını
omzunda asılı duran beze sildi.
“Madem çok
isteklisin... Şuradaki bidonlardan başlayabilirsin. Onları
hallettikten sonra da boş bidonları kamyonetin yanına götürürsün.”
Sözlerini bitirdikten
sonra bıraktığı bidonu sırtlayarak yürümeye başladı. Hemen
arkasından bir bidon kapıp adamı takip etmeye başladım. Kampın
ortasına geldiğimizde bidonları yere bıraktık. Kamp alanı
neredeyse tamamen düzenlenmiş, çadırlar ve barikatlar çoktan
yerlerine konmuştu bile. Birkaç sefer daha yaptığımızda,
otobüsteki tüm bidonları kampın merkezine taşımıştık. Terimi, çantamdan çıkardığım ufak bir havluya sildikten sonra, bidonlardan bir tanesinin kapağını
açtım ve birkaç avuç suyu kana kana içtim. Suyun sınırlı
olabileceğini hatırlayıp, daha fazla içmeden kapağı yeniden
kapattım. Bu sırada birkaç metre ileride bir ateş yakılmış ve
insanlar ateşin çevresinde toplanmaya başlamıştı. Yanlarına
gitmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Kalabalığa doğru
ilerlerken, geldiğimiz yolun kuzey tarafından gelen bir patlama
sesiyle irkildim. Ateşin etrafındakiler de ettikleri sohbeti bir
anda keserek, bakışlarını sesin geldiği yöne doğru çevirdiler.
Herkesin yüzünde aniden şaşkın bir ifade belirmişti, belli ki
patlama ciddi büyüklükteydi ve buradan bile görülebiliyordu. O
an, ensemde ve ellerimde bir sıcaklık hissetmeye başladım.
Ardından gökyüzündeki aydınlık... Adeta güçlü bir alev
belirmiş gibiydi arkamda. Merakımı yenemeyerek, başımı sesin
geldiği yöne doğru çevirdim. Artık o patlamanın ve sıcaklığın
neyden kaynaklandığını anlamıştım. Kilometrelerce uzakta,
buradan bile devasa gözüken mantar şeklinde bir toz bulutu...



0 Yorum:
Yorum Gönder