Perşembe, Aralık 06, 2012

Güneş, ilk defa...


Güneş, aylardan beri ilk defa...

Gözümü kamaştıran ışığa yabancıyım. Tenime çarpan sıcaklığa, saçlarımın arasından geçen rüzgara da... Güneşim bu kadar yakabileceiğini, sıcak esen rüzgarın böyle bunaltıcı olabileceğini tahmin bile edemezdim. Yaşadığımız sığınağın içerisinde güneş ışığını yalnızca senede birkaç kez, bitkileri yetiştirmek için gereken ışığı sağlamak amacıyla yapılmış kalın camların metal kapakları açıldığında kısmen görebiliyorduk. Ne kadardırdır yeraltındayım, bilmiyorum. İçerideki hiçkimse tam olarak bilmiyor. Doğduğumdan beri, yaklaşık 26 yıldır oradaydım. Babam da oradaydı. Onun babası da... Kimin ilk önce içeri girdiğini çok az kişi hatırlıyor. O kadar uzun süre içeride kaldığınızda dışarıyı unutmaya başlarsınız. En azından, bana anlatılan böyleydi. Gerçek dünyanız, tüm hayatınız, aklınız, ruhunuz içerisi olur. Hatta yaşlılar hakkında bahsetmese, siz neresinin gerçek dünya olduğunu algılayamazsınız bile. Gördüğünüz tek ışık kaynağı halojen lambalardır. Suyun nereden geldiğini bilmezsiniz, yalnızca akan musluğun varlığından eminsinizdir. Eğer kendinizi eski kitapları okumaktan soyutlarsanız, dışarıda bir dünya olduğunu bile farkedemezsiniz.

Sığınaktan çıkan bir çok insan gibi ben de kapının önünde bekleyen bir otobüse bindirildim. İçinde bulunduğumuz konvoyda bir düzine araç var. Konvoy, sığınağın bulunduğu vadiden ayrılktan sonra, ucu bucağı görünmeyen kurak bir bozkıra doğru döndü. Bozkırda ir süre ilerledikten sonra, asfalt bir yola çıktık. Konvoyun nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Yeni, koşulları daha iyi olan bir sığınağa mı yol almaktaydık? Belki de saklanmamızı gerektiren şartlar -eğer bize anlatıldığı gibiyse- sona ermişti ve yeni bir yerleşim bulabilmek için çıkmıştık yola. Otobüsün içindeki kişiler tanıdık, benim sığınağımdan insanlar. Fakat araçtaki bazılarını tanımıyordum, bana yabancı geldiler. Muhtemelen başka sığınaklar da var ve bu insanlar da oradan gelmişler. Pencereden vuran güneş ışığı adeta yakıyordu, hiçbirimiz bu denli şidddetli bir ışık ve ısıya alışkın değildik. Başımı gömleklerimden biriyle gözlerim açık kalacak şekilde sardım. Pencereden dışarı baktığımda, uçsuz bucaksız kızıl kumlar dışında hiçbirşey görünmüyordu. Sonsuzluğa doğru yol alan kumdan tepeler, kanyonlar, kurak vadiler. “ufuk çizgisi” denilen şeyi ilk defa görüyordum. En azından, bana anlatılanın bu olduğunu varsayıyordum.

Yaklaşık bir saat sonra otobüsümüz bir vadinin kenarına varınca yavaşladı. Işık ve ısı yavaş yavaş kaybolmaya, gök ise renk değiştirmeye başlamıştı. Hayatında ilk kez bu gibi olaylara rastlayan herkes gibi ben de hayranlıkla otobüsün penceresine yapışmış vaziyetteydim. Ardından otobüsün ön taraftaki kapısı açıldı, içeriye iri yarı, yaşlı bir adam daldı.

“Herkes dışarı. Hava kararıyor ve burada kamp yapacağız. Herkes tek sıra halinde otobüsten insin.”

Yaşlı adamın sert konuşma tonu, şaşkınlık nöbetini bozarak herkesi harekete geçirdi. Ben de koltuğumun üstündeki bagaja koyduğum bavulumu alarak otobüsten indim.

Dışarısı epey rüzgarlıydı. Kimse böyle bir şeye alışık olmadığı için birçok kişi şapkalarını ve üzerlerindeki eşyaları rüzgara karşı büyük bir gayretle tutmaya çalışıyordu. Konvoydaki diğer araçlar, bir daire oluşturacak şekilde etrafımıza dizilmişlerdi. Konvoyun en önünde ilerleyen iri tekerli kamyonet ise dairenin tam ortasında duruyordu. Kamyonetin üzerindeki iki kişi, bagaj kapısını açarak birtakım malzemeleri indirmeye başladılar. Birkaç kişi daha onların yardımına koştu. Ben ise otobüslerden bir tanesinden bidonları tek başına indirmeye çalışan bir adamın yanına doğru ilerledim.

“Yardıma ihtiyacınız var herhalde. Durun, birlikte taşıyalım.”

Sert görünümlü, orta yaşlı adam, elindeki bidonu yere bıraktı. Bana alaycı bir bakış attıktan sonra şapkasını çıkararak terden sırılsıklam olmuş alnını omzunda asılı duran beze sildi.

“Madem çok isteklisin... Şuradaki bidonlardan başlayabilirsin. Onları hallettikten sonra da boş bidonları kamyonetin yanına götürürsün.”

Sözlerini bitirdikten sonra bıraktığı bidonu sırtlayarak yürümeye başladı. Hemen arkasından bir bidon kapıp adamı takip etmeye başladım. Kampın ortasına geldiğimizde bidonları yere bıraktık. Kamp alanı neredeyse tamamen düzenlenmiş, çadırlar ve barikatlar çoktan yerlerine konmuştu bile. Birkaç sefer daha yaptığımızda, otobüsteki tüm bidonları kampın merkezine taşımıştık. Terimi, çantamdan çıkardığım ufak bir havluya sildikten sonra, bidonlardan bir tanesinin kapağını açtım ve birkaç avuç suyu kana kana içtim. Suyun sınırlı olabileceğini hatırlayıp, daha fazla içmeden kapağı yeniden kapattım. Bu sırada birkaç metre ileride bir ateş yakılmış ve insanlar ateşin çevresinde toplanmaya başlamıştı. Yanlarına gitmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Kalabalığa doğru ilerlerken, geldiğimiz yolun kuzey tarafından gelen bir patlama sesiyle irkildim. Ateşin etrafındakiler de ettikleri sohbeti bir anda keserek, bakışlarını sesin geldiği yöne doğru çevirdiler. Herkesin yüzünde aniden şaşkın bir ifade belirmişti, belli ki patlama ciddi büyüklükteydi ve buradan bile görülebiliyordu. O an, ensemde ve ellerimde bir sıcaklık hissetmeye başladım. Ardından gökyüzündeki aydınlık... Adeta güçlü bir alev belirmiş gibiydi arkamda. Merakımı yenemeyerek, başımı sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Artık o patlamanın ve sıcaklığın neyden kaynaklandığını anlamıştım. Kilometrelerce uzakta, buradan bile devasa gözüken mantar şeklinde bir toz bulutu...
.

0 Yorum: